sis ve ece
bu gece uyumayacağız. yarın erken kalkmak zorundayız, uyumayacağız. televizyon yok, bilgisayar yok. okumayacağız. dışarıda büyük sis, ayak sesleri, üşümeler, fısıldaşmalar, uyumayacağız. özür dilemeyi düşünüyor olacağım bu gece.
gözlük gelecek

göz muayenemin sonuçları pozitif çıktı, gençler, astigmatlığım doğrulandı, gözlüğe gereksinimim olduğu bildiriminde bulunuldu. bu bulanıklığın bir sebebi varmış meğer. gözlüklü bir izne ayrılışla karşınızda olacağım bunda sonrasında. öyle aydınlık olacak ki.
seçkin

köylülerin odun yakma mevsimi geldi. ağaçları kestiklerinden şüpheleniyorum. her ne kadar odun toplamışlar gibi görünseler de sanki ağaç kesmiş gibi, baltaları var ellerinde. pencereden ” sakın ağaçları kesmeyin haa” diye ikaz edince, görseniz, cevap veriyorlar birden. pencereyi yüzlerine kapatıyorum. görecekler günlerini.
ay kadını

ay kadını, şişman ve gitarlı. çocuklara kola aldı. günlerden cumartesi idi, “alın” dedi terlilere, “terlemişsiniz, kana kana içersiniz” . kana kana içen bizim bu çocuklar, sokakta top koşturmuşlarmış. şişman ay kadını eve varınca ise ay da su bulunmuşluğunun haberini alır. kendisi kadar sevinir bu duruma.
haberner

bizim başımıza gelen jelatin hanım ın başına da geldi, sevgili sevgili. okulu bitirdi, işe girdi ve blog a anlatacak bir hayatı kalmadığını sezinledi, sezinlendi. vedalaşma gereği duydu yine de, aferin ona. ve alttire, askerden gelince, başında bir martı yoktu artık, gülen bir yüz, sessiz sessiz, ondan kalan, sessiz sessiz. sonra passive, o da evlendi, belki hiç beklemiyordu, müziğe gönül verdi, şimdi friendfeed de, twitter da. o da bazen yani arada sırada. diyeceğim o ki, geleneklerin ağzına s*çılıyor , bir bir. ortalık yerde, kalan sağlar bizimdir.
iş görüşmem
ben bu güzel kıyafeleri giyip de buradan kalkıp oralara gitmemde bile sanki bana 5 yıl sonra kendimi nerede görmüşlüğümü sorsunlar diye miydi? diyeydi. onca istanbul yolunda yollara baka baka vardığım bu yerden, gülümseyerek ayrılıyorum. taşraya, köylülerin yanına, belki biraz da rahatlayarak dönüyorum şimdi. ki asfalt bana göre değil artık.
gör gözlü
köylülerin tarla yakma mevsimi geldi. tarla yakmak uğur getiriyormuş, öyle tahmin ediyorum. pencereleri açamıyorum onların yüzünden, balkonda oturmak zaten lüks oldu. “söndürün şu yangınları” diye bağırınca öyle tuhaf ki bana karşılık veriyorlar. onlar adına üzülmesen olmuyor. heyy, şehirliler, şunlara bakın, nasıl da köylü gibi giyinmişler. bunların mezarlıkları küçük, şehirlerde ölüp de bu mezarlıklara gömülmeye gelmeyin, mezarlıkları küçük, büyütmeye gelmeyin.
götlek

gittikçe köylüleşiyorum, altıma pijama giyiyorum, hebele hübele konuşuyorum. millete bir efendi daha gerek. rüyamda gördüm, köylüler bana şizofren diyorlardı. bana erik veren köylüler. kendi kendime konuşmalarımla veya aptalca kapılara toslayışlarımla alakalı olabilir. iyi de şehirlerde herkes böyle değil miydi? mesela, istanbul ne büyük şehir.
sonradan hamiş : iş yerinde, blogunuza yazı girerseniz, masaüstünüze götlek.jpg resmini kaydederseniz, sonra müdürünüz bilgisayar ekranınızı görürse ve önce size, sonra götleğe, sonra uzaklara bakarsa “oradaydım” demem için adımı çağırın.
al bitini
boğazımda bir yanma ile gecenin bir yarısı uyandınız mı hiç? sezonun ilk gribi gecenin bir yarısı. boğazımızda hafif bir yanma ile uyandınız. grip oluyorum dediniz. bunu bloga yazayım diye acılı yutkundunuz, bir kafes içten içe. ne nane limon ne sıcak çorba, ne aspirin varsa yoksa bloga. kendi ellerinizle gecenin bir yarısı bir canavar yarattığınızın farkında değilseniz.
güvenilir çice

bir çiçek yetişiyor. ona adıyla hitabe diyorum. cinsiyetler ötesi adı kılınç. tek dallı kılınça trt 3 müziğini dinletiyorum, pop saatini filan. nacar marka kol saati filan. suyunu kalsiyumlu sevdiği için yumurta haşladığım sularla suluyorum onu, anlayın işte, kalsiyum ve piyona-viyonsel-yan flüt. kılınç büyüyünce doktor olacak, bir hastalıklığa iyi gelecek.
çeçek
selamiler, dün betimlediğim durumlarda bir değişmenlik yok. bugün cumartesi. türkiye de en çok cumartesi günleri mi pazara gidilir, evler habalandırılır, kaşlar alınır bilmiyorum açıkcası. ama cumartesi gunlerinde bir sıkıntı yok mu, ne? evet, cumartesi günlerinde bir sıkıcılık olduğu kesinlik kazanmış. onu da yapsam bunu yapsam sıkıcılığı. özellikle cumartesi günleri bazı şeyler göğsümde çok büyüyor.
resimdeki çiçekler

hellomellooo, gençlik. modem hala bozuk. tipsizlere ulaşılamıyor, müşteri hizmetlerine yani. tipsiz bir ses bana başka müşterilere hizmet verdiklerini söylüyor, müsait değillermiş şu an. fonda da tasavvuf müziğine benzer müzikleri çalıyorlar, sabır diliyoruz mesajı yani. çok üstünde durmuyorum aslında, yeni bir hobiye başladığımı muştulamak istedim: çiçek yetiştirmeye başlama hobisi. onu atlamayalım.
anlatacağım da
tatsızım, keyifsizim, sular kesik, modem arızalı, ampul patladı. reçelle besleniyorum akşamları. çilek ve incir reçeli ile incecik olmayı erteliyorum. bu kışı da balıklarla ve kilolarla, çok klişe olmazsa battaniyeye sarılı halde camdan bakarak geçiririm. salı günleri pazar kuruluyor burada. sadece mandalina almaya çıkacağım elbet. “ablaya 3 kilo mandalinaa” diyecekler mi?
kamber
arkadaşlarımın arkadaşlarını sevmiyorum. sevmeyi istiyorum sevemiyorum. onları tanıyınca arkadaşlarımı da. “ben nasıl” diyorum, her güzel şeyde bir aptallık, bir saçmalık, çok ciddiye alıyorum. fiona apple, tracy chapman, alanis morisette. 90 lardaki tüm o kadın şarkıcılar dan neyimiz eksikti?
var yok











