gene güverci
güvercin geri geldi, küçük ağzı, burnu, elleri, üşümüşmüş. bordo renkli çantasını bulamıyormuş, bende miymiş? ne rahat, ne soğuk, hiç özlememiş, daha dün yeni görüşmüşüz gibi, “dur sana bir bakayım” bile demedi. ben artık kalır diye düşünürken onun “kafayı yemişsin sen” diye gülüp geçmesi.
en sonunda
en yakın arkadaşım izmit’e taşınıyor, orada iş buldu. ninesi ile yaşayacağı için bir süre. çoktan yaşamış’ta artık umursamaz olmuş gibi onunla dipsiz tecrübelerimi paylaştım, “bak” dedim “sakın çıplak ayak betona basma” dedim “o patikler boşuna örülmüyor” dedim. “ev almakta acele etme” dedim, “sonunda akşamları erkenden battaniye altında uyuklar olursun” dedim, “unutma” dedim “kitap, film, müzik, blog… bunlar iyi gelmez ve yetmez” dedim. umuyorum anlıyor.
bilmediğimiz hakkında herşey
sigara dumanı mı o üflediği yoksa ciğerlerindeki soğuk hava mı, ben bilemem, her gün servisle balkonunun önünden geçtiğimiz adam, sabah sabah balkonda ne yapar? liseli bir kız, sonra, incecik giyiniyor, arrtis, saçlarını toplamamış, beline kadar, hiç üşümüyor da, önünden geçiyoruz. gençten bir kız da köpeğini getiriyor, götürüyor, el kadar bir köpecik, kakasını yapıyordur. “koca gözlü kız, sarışın oğlandan hoşlanıyor herhalde” dedim bugün en yakın arkadaşıma, “onlar evliler, salak” dedi. serviste yan yana oturmaları ve fısır fısır konuşmaları, nereden bilebilirim ki bir insanın evli mi olduğunu yoksa gizli gizli hoşlanıyor da söyleyemiyor bir bahaneyle yanına oturuyor ve ona gününü anlatıyor? bir yandan anlasın istiyor bir yandan anlarsa bu utanca dayanamayacağını düşünüyor?
geçen haftasonu
heyyy toplanın yamacıma, size yeni cicişler aldım, baktıkça beni, geçtikce beni yani hatırlayın deyi. bir şenayizneayrıldı vardı diyen, köpüklü ağızlardan uzaklara iç çekin.
durakların oradaki simitçinin tuvaleti. mozaik pasta ve büyük içilmiş çaya veda ettim. plastik tabak ve plastik çatal dünyası.
otobüsün molasının durağı. ankara’ya döneriken ben, ihtiyaç molası.
vapurla kadıköy’e geçiş. tv de 24 kanalı açık, yesyeni bir vapurda sakinleşmiş insanlar. ben de tersten adımı yazıp çantaların arkasına sığınarak.
hamiş : böyle şeylerle uğraşıyoum işte, trajik.
me, myself ve bok
akşam, parktan geçerken, laf arasında bunu dinlerken, mahalle bu gece yalnız uyuyacakken yani, siyah pardesülü adamın biri “iyi akşamlar” diledi bana. şarkıdan apartarak “bana iyi akşamlar demeyin, ben burada misafirim, kalıcı değilim” dedim adama, kıyafetim, duruşum, bakışım, demedim tabii, “eve gidince çamaşır yıkayayım” diye düşündüm.
hamiş: çamaşırlar yıkanıyor.
tutku bu
ahh beni tutmayın, çok önemli bir organizasyona ev sahipliği yapacağım, daha ortalığın tozunu almadım. nevresimleri yıkadım, hala nemliler, minik sandiviçler yapacağım peynirli ve maydonozlu, banyoyu cifliyeceğim. neden? çünkü en yakın arkadaşlarım haftasonu için ankara’ya geliyorlar, ikisi istanbullardan, biri hollandalardan. hayır, bana acıdıkları için değil ankara’yı sevdikleri için. şimdi herkes bizi kıskansın, dillerimizden bal damlayacak çünkü ve hiç olmadığınız kadar güleceğiz.
aslında ne oldu
ya paul gerçekten öldüyse? herşey 1966 yılında sgt. pepper albümünün kayıtları sırasında hırstan deliye dönen paul’ün stüdyoyu terk etmesiyle başlar, o hırsla korkunç bir trafik kazası gerçekleşir ve paul öler. halk üzülmesin diye de yerine william campbell isimli bir gariban geçer ki kendisi aynı rahmetli. 1969 yılında paul (yoksa william mı demeli) life dergisine “bu dedikoduların bini bir para” diye açıklama yapmış olsa da şarkılarını tersten dinleyen, albüm kapaklarının altını üstüne getiren fanlarını ikna edemez, paul ölse daha iyiymiş. şimdilerde kendisi peta’nın afişlerinde, hayatının bir balığın hayatı kadar değerli olduğunu muştuluyor, belki de doğru.
hamiş : q dergisinin ocak 2007 sayısına teşekkür.
nostalji, bok
1992 senesi olsaydı, sonbahar olsaydı, okullar yeni açılmış olsaydı, sabahçı olsaydım, kömürleri kömürlüğe taşımış olsaydık, evden çıkarken kapının önünde saman kağıda basılmış bildiriler bulsaydım bu şarkıyı çok severdim, o zamanları hatırlardım. birkaç sakallı adam konfeksiyonda çalışıyor olurdu.
bugün II 8resimli9
öğlene kadar güneş salonda. kahvaltıdan sonra camın önünde oturup su doku çözüyorum, saat 2 oluyor, ben hala “çok kolay”ı bitiremiyorum. yani çözemiyorum aslında. berlin’de metroda kızın biri su doku çözüyordu. ben de durak adlarını okuyordum. aklıma geldi.
öğleden sonra marketleri dolaştım biraz, çamaşır suyu, deterjan, patates, diş macunu. fiyatlara bakarak aklımda tutarak kıyaslamalar yaptım. annem gibi. sonra da pastanede üzümlü kek ve çay. toplam 2 tl. dışarıya bakmalar. gazetede boktan köşe yazarları, gerzek gündemleri.
sokakta ne çok noel ruhu. hiçbir ağaç yok ki ışıklandırılmamış olsun. umutlu değil de, ne bileyim, mahzun.
hamiş : yeni samsung pl 20. öncekini kaybetmiştim, öyküsünü biliyorsun.
jaluzi, neyse
yeni ofise taşındım, ilk günüm. kendime ait bir depresyon odası, kapısında adım ve ünvanım, öyle aydınlık ki karnımı acıktırıyor, jaluzileri kaldırıyorum. soluma dönüyorum koridor, sağıma dönüyorum beyaza boyanmış duvarda çatlaklar, erkek sesleri. aklımdan çıkmıyor, evde nasıl içimden konuşuyorsam, bundan sonra ofiste de…. (“delirmeyeceksin, delirmeyeceksin, delirmemelisin”).
gülmekten
sonunda bu da oldu sevgili brazzaville konserine gitmeyenler. evladının gözyaşılı isyanına yüz çeviren anne yüzünden kahkahalara karıştım.
evim, canım benim
“mal canın yongasıdır” derler de yonganın ne demek olduğuna baktıktan sonra hak verdim kendilerine. buna da sevgili justine‘in kazası sonrasında uyandım. yani benim malıma, evime yani, bir şey olursa, allah korusun, içime kapanırdım, herkese terslenirdim, haftasonları hep evde otururdum herhalde. kesilen, yontulan veya rendelenen bir şeyden çıkardı parçam.
hamiş : yazının olduğu sayfada şapkalı fotoğraf ile ilgili yorum yapamıyorum. sadece hiç bana göre değil diyeyim de ve fazla iddaalı ve çok kaba.


























